İşte 2025’in En İyi “Yabancı” 10 TV Dizisi
Bu yıl suç ve ceza dizileri de, mafya dizileri de çok daha derin psikolojik dünyaların pencerelerini açtı bize. Ama siyaset de vardı, ele avuca sığmayan zeka ürünü mizah da.
Uyuşturucu mu, uyarıcı mı? Sis perdesi mi, ışık seli mi? Bu yıl yine yığınla dizinin yağmuruna maruz kaldık. Kimileri bizi fantastik dünyaların uyuşuk gezgini yaptı, kimileri ise yorgun dünyamızda “insanlık halleri”nin üzerine ışık tutmaya, sosyal durumları dolaylı yollardan anlatmaya çabaladı.
Evrensel temaları yakalayanlar öne çıktı doğal olarak. O yüzden yabancı kelimesini başlıkta tırnak içine aldım. Dizilerde dar yerel geleneklere tıkanmış kodlara takılı kalmak yerine, kendimizi hangi dilde buluyorsak, o denli dünya yurttaşıyız.
Tam da bu nedenle Türk dizilerinden uzak duruyorum: Dil, senaryo, replikler, temalar, kurgu ve kamera, ayrıca oyunculuk bazı istisnalar dışında hem ezberlere, hem geleneklere, hem de sansüre yenik düşüyor. Çoğu kez de klişeler ve propaganda ağır basıyor. Mesela, polisiye dizilerde güvenlik sistemi içindeki çürümeyi, yolsuzlukları, zaafları ve bunun karakterlere yansımasını bulamazsınız. Sinematografik olarak dünyada ilgi uyandıran denemeleri de…
Dönüp dolaşıp özgürlük ve kaliteye geliyoruz. Bu da tercihlerimizi belirliyor.
2025’te dikkatimi ve ilgimi çeken, beğenimi toplayan 10 diziyi yazdım. Benim için öncelik gerilim ve suç filmlerinde: Çünkü hayatın ve siyasetin şifreleri en açık dille oraya yansıyor. Bu yıl şu trend beni sevindirdi: Bu türlerde derinleşen bir karakter işlemesi, yavaşlayan bir tempo (Amerikan dizilerinde bile) gördüm.
Ayrıca özenli ve keşfe açık sinema, kurgu, kamera arayışları dizilerde daha çok göze çarpmaya başladı. Sanıyorum ki, Twin Peaks ile David Lynch’in açmaya çalıştığı çığır da buydu!
Gelelim “yılın en iyi 10’una”.
Adolescence (Netflix)
2025 yılının tematik örgüsünü belirleyen esas dizi hangisi derseniz, işte Adolescence.
Jack Thorne ve Stephen Graham kendilerini hiçbir duygusal kısayola sokmadan, ayrıca cesaret isteyen bir teknikle acı dolu o öyküyü “anestesisiz” biçimde izleyiciye şırıngalıyor.
“Nefes kesici” diye yazdı The Guardian’ın TV yazarı Lucy Mangan, haklıydı. Onun dediği gibi “Göz kamaştırıcı performanslar ve sorduğu yıkıcı sorular, zihninizde uzun süre kalacak.” Öyle oldu. Yılın en çok konuşulan dizisi herhalde buydu.
Hikaye, dehşetengiz bir polis baskınıyla başlıyor. 14 yaşındaki Jamie Miller’ın (Owen Cooper, rolünde inanılmaz) sınıf arkadaşı Katie’yi bir gece önce öldürdüğünden şüphelenilmektedir. Çocuk suçlamayı reddeder.
Baba Eddie (muhteşem oyunuyla Stephen Graham) inanamamaktadır. İnkar hali sürdükçe sürecektir. Basit düşünen yapımcıların elinde bu hikaye duygu sömürüsüne döner, Türk dizilerindeki gibi berbat edilebilirdi. Ama Thorne-Graham ikilisi içerik ve biçim olarak iki katmanda çok farklı bir yaklaşımı deniyor.
Teknik açıdan her bir bölüm tek sekans. Başrolde bir çocuğun olduğu düşünülürse, büyük risk. Ama dijital kamera kullanmanın avantajı da var.
Her hal-u karda izleyici köküne kadar hikayenin içine giriyor bu “tek sekans” sayesinde. Soğuk renk paleti, dar iç mekânlar ve uzatılmış akış dizinin boğuntulu atmosferini güçlendiriyor; kamera çoğu zaman karakterlerin yüzünde oyalanarak sessiz anları dramatik doruklara yükseltiyor.
İçerik de alışılmışın ötesinde: Bu cinayet neden oldu? Dizinin saplantısı, tam olarak bu. Bu bakımdan, gelenekle bağlantı da kuruyoruz: Truman Capote’un hikayesinden uyarlanan, gerçek cinayet filmi, In Cold Blood, kendisini çağrıştırıyor.
Adolescence, ergenliğin kırılganlığını, sınıfsal baskıları merkeze yerleştiren, küçük görünen anların büyük travmalara nasıl dönüştüğünü anlatan bir büyüme hikâyesi. Yeni kuşakların içine sürüklendiği sanal dünya ile eskilerin dünyası arasında gitgide büyüyen uçurum, karanlık boşluk… Britanya’nın zeki senaristleri bu acımasız aynayı bize o mükemmel Sherwood dizisinin ilk sezonunda da tutmuşlardı.
Adolescence ayna yerine kalplere adeta bıçak sokuyor.
Task (HBO Max)
Başta da yazdığım gibi, eğer günümüz dünyasının geleceğimiz bakımından en tehlikeli meselesi kuşaklar arasındaki kopuş ve sosyal gerçeklikle zihinsel sanallık arasındaki mücadele ise bunun yansıması dizilerdeki ayrışmada da var.
Britanya dizilerindeki ağırlık bu yüzden bize ayna tutanlardan yana. Ama ABD’de da boş durmayan bir dizi yapımcı, senarist ve o çizgiye tutkun bir oyuncu ekibi faal.
New York Times, işte bu nabzı yakaladı.
“Donald Trump’ın seçilmesiyle, televizyon yöneticileri ve yaratıcıları, ülkeyi tam anlamadıklarını fark ettiler – bu da onları kırsal ve kırmızı eyalet Amerikalılarının hikayelerini daha iyi anlatma konusunda zorladı. Ekonominin ve ülkenin onları geride bıraktığını düşünen izleyicilere hitap etmekte güçlük çektiler. Ancak, Pennsylvania’nın Delaware County kırsalından Oklahoma’nın Tulsa sokaklarına kadar coğrafi ve politik olarak farklı mekanlarda geçen birkaç güncel dizi, bu hikayeleri anlatma görevine ilgi çekici bir yaklaşım getirdi,” diye yazdı gazete.
Task, Pennsylvania’da geçiyor: Suç ve masumiyet, ahlak, çürümüş aile ilişkileri ve sefalet arasındaki gri alanları irdeleyen sert, ama derinlere dalan bir polisiye.
Başrolde melankolik, yıpranmış bir FBI figürü var: Tom Brandis, uyuşturucu zulası olarak kullanılan evleri soyan bir çetenin ortaya çıkarılması için kurulan bir grubun başına — istemeden — getiriliyor.
Çete parasız pulsuz iki kafadardan oluşmaktadır, ama bir seferinde işler çığrından çıkıyor ve devreye “malları” çalınan motosiklet çetesi giriyor.
Başta “dertli” boynu bükük, dudağı tikli, gözleri donuk, sesi çatallı, ağır aksak oynayan müthiş Mark Ruffalo (bu rolle ödülleri de toplayabilir); ayrıca Tom Pelphrey, Emilia Jones, Jamie McShane, Sam Keeley gibi oyuncularla bir toplu zirve kuran dizi, son dönemin trendinin simgesi adeta: Action ile hayal perdesi üretmek yerine, otantik olanı boğazından yakalamayı deniyor; kişiliklerin en karanlık, en karmaşık girintilerine bizi davet ediyor.
Ağır ama yüklü temposuyla, rolü karakterler arasında dengeli, eşitlikçi dağıtımıyla, hikayeyi cross-cut’larla yayma becerisiyle bana göre yılın ikinci kusursuz dizisi.
The Lowdown (FX)
Siyaset, yolsuzluk, şiddet hikayesi ve bu kez Ethan Hawke’ın mucizevi “derbeder gazeteci” portresiyle zirveye yerleştiği bir diğer “derin Amerika” hikayesi.
Tulsa, Oklahoma: Bulanık, yalan-dolan bir valilik yarışındayız. Bohem, aile ilişkileri yerlerde sürünen, aynı zamanda kitapçı dükkanı da olan muhabir Lee Raybon (Hawke), kendisini “truthstorian” (gerçeğikovalayantarihçi) olarak tanımlamakta.
Parasal olarak iki yakası biraraya gelecek gibi de değil — sersefil. Tek hayat kıvılcımı, yolsuzlukları ne pahasına olursa olsun ortaya çıkarmak.
Reservoir Dogs’un yaratıcılarından Sterlin Harjo, The Lowdown’da yüksek tempolu bir kurguyla bizi o derin Amerika’nın gerçek dışı gibi görünen “freak” tiplerinin ortasına bırakıyor ama sözünü de sakınmıyor: Alın size, çamura bulanmış bir realite.
Task gibi, bu diziyi de izleyince ABD’nin neden Trump gibi bir “outsider”ı iktidara yerleştirdiği de anlaşılıyor, neden mevcut durumun insanlık açısından hiç parlak olmadığını da düşüncelerinize ekliyorsunuz.
Blue Lights / Sezon 3 (BBC)
Bazı eleştiriler bu parlak Kuzey İrlanda dizisinin üçüncü sezonda “ruhundan birşeyler yitirdiğini” iddia ettiler ama bence kullandıkları mercek yanlış bir açıyı ifşa ediyor.
İlk iki sezonda siyasi gerilimler, “güney-kuzey İrlanda” ilişkilerindeki siyasi dozu yüksek çeteleşme unsurları, ve geçmişten bu yana istiflenmiş sosyal, mezhepsel ayrışmalar ön plandaydı. Bu kez mafya unsuru yine merkezde, ama siyaset daha uzakta, ve ilk iki sezonda tanıdığımız “insan polisler”in dünyasına tüplü dalışlar yapıyoruz.
Özellikle genç polislerin zaafları ve tecrübesizliği, başvurulan yalanlar, zoraki kabullenilen görevler, ve geçmişinde IRA ile kirli savaş izleri olan gizli servis üyeleriyle yaşanan sürtüşmeler...Tempo bu sezonda daha ağır, ama oyuncuların paletleri çok daha zengin. Blue Lights, 2025’in içinde ışıldayan bir mücevher.
Dept. Q (Netflix)
Slow Horses bu yıl beşinci sezonunda eski cazibesini kaybetti, senaryodaki zorlamalar dikkatlerden kaçmıyor. Buna karşın benzer bir tema (kenara itilmiş olan güvenlik mensubuna, ajana, polise göstermelik bir işle meşguliyet verilmesi ama istenenin üzerinde performans) İskoçya’dan imdada yetişti. Hem benzeşen yanlarıyla hem de çok daha farklı renk tonlarıyla, daha gerçekçi birtakım vurgularla karşımıza çıkıverdi.
Jussi Adler-Olsen’in Danimarka bestseller’i “The Keeper of Lost Causes”dan (Kayıp Davaların Bekçisi) uyarlanan dizide traumatik bir arama sırasında çıkan ev içi saldırıda ortağının felçli kalmasından kusurlu bulunan zeki ama asosyal dedektif Carl Morck’u (Matthew Goode) izliyoruz.
İşine dönünce uydurma bir bölüme (Department Q) atanmış buluyor kendini. Leş gibi bir bodrum katında, kapanmamış eski davaları araştıracaktır. Çaresiz, tuhaf yardımcılardan oluşan bir ekip kuruyor – Suriyeli Akram Salim (Alexej Manvelov) ve Polis Memuru Rose Dickson (Leah Byrne). Bu tayfa birkaç yıl önce denizde boğulduğu düşünülen savcı Merritt Lingard’ın davasını çözmeye koyulur.
TV eleştirmeni Ashley Hurst’ün bakışına katılıyorum: “Goode, Morck rolünde muhteşem bir performans sergiliyor: Kusurlu ama parlak bir dedektif. Karakterinde pek çok katman var; özellikle çarpık görüşlerini, kabalığını ve alaycı yorumlarını sevdim. Ama o kadar da iğrenç değil, çok insani ve çok kırılgan bir yanı var, özellikle yalnızlık hissi. İngiliz olması ve İskoçlar arasında bulunması, diziye bir tecrit hissi katıyor.”
“Nedamet, intikam, güven boşluğu, adaletsizlik gibi temaları sorguluyor bu dizi. Britanya’daki suçun canlı ve rahatsız edici derecede inandırıcı resmini sertçe, kanlı canlı çiziyor”.
Sinematografi minimal ve kontrollü: geniş boşluklar, kasvetli ofisler, donuk renkler, keskin replikler… Yılın büyük sürprizi.
Mussolini: Son of the Century (Sky/MUBI)
Eğer dün-bugün-yarın üzerine siyasi eksenli, içerik ve biçim açılarından eşit biçimde dopdolu bir dizi izlenecekse, Mussolini: Yüzyılın Oğlu elbette ki ideal.
Mussolini: Son of the Century, geçen yüzyıl başında Faşizm’in doğuşunu extrovert Duce portresi üzerinden anlatan iddialı bir tarihsel drama. Dizinin büyüsü, biraz da Duce rolündeki Luca Marinelli’nin tutkulu oyunundan kaynaklanmakta: Dizinin sekiz saatlik hemen hemen tamamında ekranda — sık sık yakın çekimde ve doğrudan kameraya bakarak bize hitap ediyor.
Marinelli rolü Robert De Niro’nun Raging Bull’daki (“Fena Halde Boğa”) rolü gibi içselleştirmiş; epey kilo almış, ayrıca diktatöre olan benzerliği de çarpıcı.
Bugün eğer aklımız fikrimiz dört bir yanda otokratlar ve faşist liderler tarafından kuşatılmakta ve onları seçip duran kara kalabalıkların ortasında kalmakta ise bu dizi bir uyandırma servisi gibi.
Dizi Mussolini’nin 1919’da ilk faşist hareketi kurmasıyla başlıyor, “kara gömlekliler” çetelerini sendikalar ile sosyalist hareketi ezmek için şiddete azmettirmesi ile devam ediyor. 1922’de Roma Yürüyüşü olarak bilinen faşist kalkışmayı yöneterek iktidara gelişiyle süren hikaye, 1925’te Mussolini diktatörlüğünün pekişmesinin başlangıcını işaret eden ünlü parlamento konuşmasıyla bitiyor.
Bristol Üniversitesi’nden tarihçi Prof John Foot’un yazdığı gibi: “Bu dizi bize, demokrasi son derece kırılgandır diyor. Trump’ın zaferi ve Elon Musk’ın siyasi yükselişiyle, bu filmin güncelliği, kehanet gücü ve etkisi derinleşti. Ama nihai suçlama, Mussolini’nin yükselişini mümkün kılanlara, takipçilerinin şiddet dilini ve eylemlerini hoş görenlere yöneltiliyor. Dizi sert şekilde ‘sessizlik’ kelimesiyle bitiyor. Hiçbir şey yapmayanlar bu vahşi diktatörün yükselişini destekleyenler kadar sorumlu.”
Death by Lightning (Netflix)
Yine günümüze ayna tutan bir tarihi ‘dramedi’: “Dört bölümlük bu mini dizi İç Savaş sonrası dönemde liderlik kaosunu ve hayal kırıklığını ele alan son derece zamanlı bir anlatı. Amerikan tarihinin hem komedi hem de trajedi olduğunu; büyüklük hezeyanları içindeki erkeklerle, sadece işini düzgün yapmaya çalışanlar arasındaki çatışmanın uzun soluklu bir destan oluşturduğunu yansıtıyor.”
New York Times’ın bu tanıtımı, burada bize tam da komedi ile trajedi arasında bir yerde durduğumuzu hatırlatmakta. Dizi, Başkan James Garfield’e düzenlenen suikasti eksen alırken, özellikle katil Charles Guiteau karakterini karikatürize etme tuzağına düşmüyor: Onun nasıl bir “sistem ürünü” olduğunu, oyuncu Matthew Macfadyen’e grotesk yorum alanlarını açarak gösteriyor. Michael Shannon, Garfield rolünde gayet tutarlı. Asıl dikkat çekici yorum, Senatör Conkling rolünde Shea Whigham’a ait.
NYT’nin yazdığı gibi, “Dizi, bu tarihsel dönemin (1880’ler) hâlâ tam olarak bilinmediğini vurguluyor… bu ülkenin her zaman hayal kırıklığı ve öfke payı taşıdığına dair sanatsal bir hatırlatma sunuyor.”
The Studio (Apple +)
Bu nefes nefese dizi Hollywood hakkında yapılmış en güçlü komedi mi? Kesinlikle evet. Yılın içinden zeka fışkıran en yüksek yapımı mı? Doğru.
Yalan-dolan, ihanet ve sığlık dünyası Hollywood üzerinde sörf yapan The Studio, o La-La dünyanın perde arkasını, karakterlerini hicivle slapstick arasında gidip gelen bir tonla, büyüleyici bir tempoda ele alıyor.
Başladım ve bırakamadım demeliyim. Ama sadece güldürmekteki başarısı için değil. Stilinde sinematografi açısından çok ilerici yönler de var.
Hikaye şöyle: Matt Remick (Seth Rogen), hayalini kurduğu, Continental Studios’u yönetme işini hiç beklemediği anda kapıyor ama bu işin onu sevdiği şeyi sistematik olarak boğmasını gerektirdiğini sonradan fark ediyor. Halbuki arkadaşları tarafından uyarılmıştır: “bu tür üst düzey görevler kasaplıktır; kıyma makinesinin başındasın. Nerede bir sanatsal sinema hamlesi çıkar, onu imha etmelisin, çünkü patron sadece paraya bakar”.
Bu yüzden Martin Scorsese’nin ünlü Jonestown toplu intiharını konu alan senaryosunu öldürüp, Kool-Aid Man filmine yer açmak zorunda kalıyor.
Rogen’ın Matt’i, film hastası nörotik bir yönetici: Sinefil. Sinemanın büyüsünden sık sık saygıyla bahsediyor - Welles, Fellini, Tarkovski, Altman, Bergman vb dilinden düşmüyor. Ama patronunu mutlu etme baskısı altında (Bryan Cranston, CEO Griffin Mill rolünde şahane bir portre çizmekte) dengesiz oyuncuları, şişkin egoları idare ederken sevdiği şeyi korumak için savaşıyor, ama battıkça batıyor.
Hollywood yıldızlarının Hollywood tiplerini oynayarak Hollywood’u mahvettiği, gerçek Hollywood’un ise gerçek zamanlı çöktüğü bir Hollywood hicvi bu. Scorsese, Ron Howard, Charlize Theron ve aklınıza gelecek ikonlar kendileri olarak ekranda beliriveriyor! Mucize gibi bir dizi. Güzelliği ve kalıcılığı, film endüstrisini ustura gibi keskin, acımasız, sansürsüz bir yaklaşımla altüst etmesinde
Beni ayrıca etkileyen, hem oynayan hem de her bölümü yöneten Seth Rogen’in kurguyu çılgın bir koşuya çeviren tekniği. Belli ki West Wing yaratıcısı Aaron Sorkin’in hem ışık-hızı diyaloglarından, ama daha da çok “yürürken tek sekans çekim” lerinden etkilenmişler. Kısacası, bir nefese nefese Commedia dell’arte izliiyoruz. Kesintisiz çekimlerle her sahne her an göçük altında kalabilir! Ama akla fikre zarar komiklikte durumlar birbirini kovalıyor.
Bunu The Studio’nun kameramanı Adam Newport-Berra’ya da borçluyuz. Yönetmen Wim Wenders’in efsanevi kameramanı Robbie Müller’in çekim alanında olgunlaşan Newport-Berra, Robert Altman’ın “The Player”ından ve Sovyet yönetmen Mikhail Kalatozov’un “The Cranes Are Flying”inden ilham aldığını anlatıyordu bir mülakatta.
Kıpır kıpır bir kamera stili benimsemiş dizi için. Seyirciyi stüdyo hayatının amansız temposuna daldırmak amacıyla sık sık tek bir 21mm lensle uzun çekimler kullanıyor. Bu bilinçli geniş açılı lens tercihi hem kalabalık ortamın geniş planlarını hem de şaşırtıcı derecede samimi ikili planları kurabiliyor. Ama Danimarkalı Dogma akımının kameraları gibi gözü yormadan. Çünkü geniş açılı mercek sert hareketleri dar açılı merceklere göre daha kolay emiyor, yavaşlatıyor.
Sinema aynı zamanda işçilik. Bu yüzden kameramana övgü yağdırdım. Dizilere (de) bakarken sinema sanatı, tekniği ve hafızası açısından yorumlamak şart. Onları değerli kılan kriterler sadece konu (mevzu :) olamaz.
The Studio, aynen Adolescence’in dramda yaptığı gibi, bu sanatsal, modernist arayışı komedi temposu üzerinden coşkuyla bizlere taşıyor.
Son sözü The Hindu’da gördüğüm — ve birebir katıldığım — şu yoruma bırakayım:
“The Studio, Hollywood’un nostalji, ikiyüzlülük ve boş ikbal peşinde koşmayla beslenen bir makine olduğunun farkında… Yine de tüm o keskin alaycılığın altında, film büyüsüne dair katışıksız bir sevgi yatıyor. Tüm sinizmine rağmen “rüya fabrikası illüzyonu”nu satmayı hâlâ biliyor. Ve bu da The Studio’yu yıllardır bu konudaki en dürüst dizi yapıyor.”
This City is Ours (BBC)
Muhteşem İrlanda dizisi “Kin” ve birçok bakımdan da “Blue Lights” tonunda yıla damgasını vuran This City is Ours, hayli karikatürize olan dizi “Mobland”i derinlikte çok gerilerde bırakıyor.
Karşımızda yine bir “organize aile” var: Michael (James Nelson-Joyce) yakın arkadaşı Ronnie (Sean Bean) ile birlikte Kolombiya’dan Liverpool’a kokain sokarak kurdukları düzeni başarıyla sürdürüyor. Fakat bir sevkiyatın ortadan kaybolmasıyla, iyi işleyen düzenin “faili meçhul” saldırı altında olduğu anlaşılıyor.
Dizi Ronnie’nin oğlu Jamie’nin (Jack McMullen) bu krallığı devralmaya karar vermesi ve Michael’a artık masada yer olmadığına inanmasıyla birlikte yaşanan kırılmayı mercek altına alıyor. Michael ve Jamie çeteyi “modernize etme” konusunda iddialı, ama birbirleriyle çatışan fikirler yüzünden kontrolü ele almak için acımasız bir mücadeleye giriyorlar. Ne var ki Michael’ın en büyük mücadelesi sevdiği kadını ve hep hayalini kurduğu çocuğu koruyabilmek olacak. Hırs, gurur ve açgözlülük tarafından yıkıma uğratılan, yozlaştırılan aile ve sahtelikten uzak aşk üzerine bir hikâye.
Öyle de, eğer dizi erkeklerin şiddet ve kan dolu didişmesine odaklansaydı, ne bu listeye ne de başka listeye girebilecekti.
Erkekler yerine öne çıkanlar, kadınlar. Pek çok bölümde akışı ve gelişmeleri onların gözünden ve eylemlerinin sonuçları üzerinden izliyoruz. Ayrıca, az önce andığım gibi, tempo yavaş, çünkü olağanüstü yetenekli ve tecrübeli oyuncu ekibinden derinlikli, çok katmanlı, karmaşık kişilikli portreler adeta resmi geçit yapıyor. Özellikle Michael rolünde James Nelson-Joyce, Diana rolünde Hannah Onslow, Banksey rolünde Mike Noble düpedüz harikalar yaratmakta.
Smoke (Apple TV+)
Smoke ilk kareden itibaren sağlam bir polisiye kurgu. Task dizisinde olaylar bir dizi “zula ev” soygunu ile başlıyordu; burada ise iki kundakçının peşpeşe çıkardığı yangınlar hareket noktası.
Traumatik bir müdahalenin mesleğine son vermesi ardından kundaklama müfettişi olan eski itfaiyeci Dave Gudsen’le (Taron Egerton) tanışıyoruz hemen. Gudsen’ın soruşturmada tıkanması üzerine, yerel polis şubesinden dedektif Michelle Calderon (Jurnee Smollett) dosyaya dâhil ediliyor.
Calderon aslında kaptanıyla (Rafe Spall) yaşadığı ilişkiyi bitirdiği için örtük biçimde cezalandırılmış durumda, bu nedenle hem suçluları yakalamaya hem de mesleki itibarını yeniden kazanmaya fazlasıyla istekli. Özel hayatındaki karmaşa ise bununla sınırlı değil. Annesi hapiste ama sonradan çıkıyor. Çocukluğunda yaşadığı dehşet verici flashback’ler var (Task’te de FBI ajanı Brandis’in oğlu hapisteydi).
Gudsen ve Calderon soruşturmayı kundakçıları itfaiye içinde aramaya yoğunlaştırıyor, ama resim netleşeceği yerde daha da bulanıyor. Smoke, bir saklambaç halişne geliyor, ama saçmalık boyutuna asla kaymıyor.
Apple TV+ bu yıl pek çok diziye kanal açtı, ama platformdaki ciddi PR açığı hala sürüyor; diğerlerinden çok daha kaliteli (ve özgür) yapımlar güme gidiyor. Smoke, neyse ki dikkat çekti.
2025’de derin iz bırakan bir iş bu.
Nasıl abone olursanız olun, okuduğunuz için teşekkür ederim.











